Hits: 19

Eğer bir Avrupa ülkesindeyseniz, sizi havaalanından şehre götüren taksinin şöförü bir Üniversitenin rektörü, bir bilim insanı, bir sanatçı, bir hukukçu, bir partinin lideri, siyasi bir hareketin öncüsü, bir yazar, bir ressam ya da önü kesilmiş bir dahi olabilir…

Evet taksici deyip geçmeyin…

Avrupa’da bunların hepsi ve belki daha fazlası mümkün. 
Bunun nedeni Avrupa entellektüelizsminin taksi şöförlerine kadar genişlemiş olması değil; Avrupa’ya çeşitli ülkelerden göç etmiş beyinleri “istihdam etme” yeteneksizliğinden dolayı, pek çok insanın kendini burada konumlandırmak zorunda kalmasıdır.
Şöförlük, ülkeden ülkeye değişse de genelde “alt-kültür” tabakasından sayılsa da taksi sürücüleri yine de farklıdır. Meslekleri icabı “güngörmüş”, “insan sarrafı” olmuş insanlardır. 
Avrupa’da ise TAKSİ SÜRÜCÜLÜĞÜ bana göre sosyolojik olarak özel bir fenomen oluşturur. Bunun nedeni, daha çok siyasi nedenlerle Avrupa ülkelerine sığınmak zorunda kalan çok sayıda entellektüelin geçimlerini sağlamak için en uygun olarak TAKSİ SÜRÜCÜLÜĞÜ’nü tercih etmeleridir.
Bunu zaman içinde çok daha iyi fark ettim. Türkiye’den gelen birçok siyasi hareketin lideri, teorisyeni, parti sekreteri, akademisyen ve ya yazarın taksi şöförlüğü yaparak geçimlerini sağladığını gördüm. Bunu sadece kendi çevremizdeki şehir ve arkadaşlarla BERLİN’le sınırlı ÖZEL bir durum sanıyordum. 
Oysa HAMBURG’da, KÖLN’de MÜNİH’te de farklı değildi. 
LONDRA’da PARİS’te STOCKHOLM’de de aynıydı. Hatta 2007’de yapılan bir istatistiğe göre Türkiye’den İsveç’e siyasi mülteci olarak gelen çeşitli parti yöneticisi, akademisyen, hukukçu, öğretmen, yazar veya sanatçı tam 60 kişi Stockholm’de taxi şöförlüğü yapmaktaymış.
Sonra bunun sadece Türkiye ve Kürdistan’la ilgili olmadığını siyasi göç veren başka ülkeler için de geçerli olduğunu fark ettim: TAKSİ sürerek hayatını kazanan İRAN’lı doktor ve hukukçularla karşılaştım. İkisi de kadındı…
Önceki yıl, eskiden Türk solundaki hareketlerden birinde yöneticilikte yapmış olan şimdi ise Berlin’de Taksicilikle hayatını kazanan bir arkadaşımla, bir konferans için randevulaşmıştık. Kendisine afiş ya da bilet götürecektim. Taksi durağına gittiğimde kendisi yoktu; orada durakta çalışan bir Afrikalıya sordum, arkadaşımın işe çıktığını bir saate kadar döneceğini söyledi.
Bir kaç gün sonra buluştuğumuzda bana dedi ki; 
– Afrikalı arkadaşımla tanıştın mı?
– Hayır!.. Durakta biri vardı, o mu ?
– Evet… O kim biliyor musun? Eritre’den göç eden ünlü bir kalp cerrahı!… Siyasi kovuşturmalar nedeniyle Üniversitedeki işini bırakıp gelmek zorunda kalmış. Diploması burada denk kabul edilmediği için, ülkesinde çok ünlü bir kalp cerrahı olmasına rağmen burada Taksicilik yapıyor… Gıyaben seni tanıtmıştım, siyasi olarak da çok harika bir insandır.
Görseniz hayatında “değnekçilik”ten başka bir iş yapmamış biri sanırsınız…

İşte böyle.

Konu sadece Ortadoğu veya Afrika’dan gelen “beyin”lerin beyin ve yetenek sayılmamasıyla ilgili değil. Sistem, rejim düşmanlığı da var.
Yine Berlin’de TAKSİ şöförlüğü yapan AKADEMİSYEN BİR ALMAN’la da karşılaşmıştım. O ise 1990’dan önce DDR zamanında Doğu Berlin’de bir Üniversitede öğretim görevlisiyken, birleşmeden sonra kendisini kapı dışarı bulmuş, akademik kariyeri Batıyla eşleştirilmediği için işsiz kalıp hayatını taksicilikle kazanıyordu.
Geldiği ülkede “ejdarha” olsanız burada her şeye “sıfır” çizgisinden başlamak zorundasınız. Sahip olduğunuz iş, ünvan, kariyer sosyal ve siyasi statü, özel yetenek, zeka vb. ne olursa olsun buraya ÇEVRİLMEK zorunda. O da sıfırdan bir başlangıç noktasıdır ki hiç bir zaman buradakilerle aynı düzeye gelemeyeceğiniz anlamına gelir. Bu çeviri işi bazen buradaki HİMMETLİ bazı grupların, çevrelerin gayretiyle bazı kişiler için ÖRNEK kabilinden yapılsa da bu hiçbir zaman genel geçer hale gelmez.
Bundandır ki geçimini temin için TAKSİCİLİK bu duruma en uygun meslek olmakta ki eğer şans eseri araba kullanmayı öğrenmişseniz.
TAKSİCİLİĞİN, bu entelektüel gruplar tarafından tercih edilmesinin temel nedeni herhalde, ZAMANI kendilerinin kontrol edebiliyor olmaları… HİYERARŞİK bir mekanizma ve BÜROKRASİ çarkından uzakta daha BAĞIMSIZ hareket edebilmeleri de başka bir faktör olmalı. Kafe, büfe vb. küçük işletmeler deneyenlere göre de paraydı; finans amttı uğraşlardan daha uzak, kafaları daha dinç oluyor galiba.
Bu, onların okuma, düşünme ve entelektüel üretimlerine kısmen devam edebilme için bir alan da kazandırıyor.
Değerli dost ve yoldaşım Taner neredeyse 25 yıldır Stockholm’de Takscilik yapıyor. Klasik müzik dinlemeyi ve müşterileriyle felsefe, sanat, güncel politika üzerine esprili sohbetler yapmayı seviyor. Arlanda’dan şehir merkezine gelişte klasik müzik çalan ve kendileriyle güncel politika, film, felsefe üzerine derin tartışmalar yapan bir taksiciyle gelmek çoğu entelektüel için şaşırtıcı bir deneyim olsa gerek…
Yalnız bu değil, hem o ülkenin hem dünyanın dört bir yanından gelip-giden değişik kültür ve sınıflardan insanlarla girilen bu etkileşim insana, olaylara ve topluma bakışı daha derinleştiriyor olmalı. Taner, sırf taksi anılarını yazsa, çok önemli bir sosyolojik araştırma gibi katkı yapacağına inanıyorum.
Müşteri sırası beklemenin kendisine uzun okumalar yapma fırsatı yarattığını söylüyor. Çok okuyor ve medyayı takip ediyor. Onun okuduğu kitap ve yazıların ismini bile çoğu zaman duymamış oluyorum. Bana sık sık tüyo verir, kısa yorumlar gönderir.
Ben de ona derim ki:
– Taner, sen OKUR’sun, ben YAZAR’ım. İkimizden ancak bir tane OKUR-YAZAR çıkıyor 🙂
“RECEP MARAŞLI YAZISI”

  • Fascinated
  • Happy
  • Sad
  • Angry
  • Bored
  • Afraid